English Site      
Haber Grubu Üyeliği
Eski gravür » 
Gravür Nedir? Nasıl bakmak gerekir?


Batı sanatı kaynaklı bir teknik olan gravürün Türkçe karşılığı "oyma resim", bunu uygulayan sanatçıya ise eskilerin deyimiyle "hakkâk" denilmektedir. Yüzyıllardır kullanılan bir baskı tekniği olan gravür; bir resmin, dönemlere göre değişen farklı malzeme üzerine (ahşap, bakır, taş, çelik) farklı teknik ve yöntemlerle oyularak kağıda aktarılması sonucu elde edilen bir özgün baskıdır. Kitap resimleme, belgeleme ve sanat alanında kullanılan bu teknik yüzyıllar boyunca kullanılmış ancak 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren sanat dışındaki alanlardaki kullanımını fotoğrafa kaptırmıştır. Günümüzde ise artık gerçek bir "antika" değerini kazanmıştır.


Sıkça sorulan "hangi gravür daha değerlidir?" sorusunun yanıtı için, "değer"lendirme yaparken birden fazla kriterin göz önünde tutulduğunu belirtmek gerekir. Bu kriterlerin ilki ve de en önemlisi gravürün tekniğidir. Resmi çizen sanatçı, görüntünün konusu veya içeriği, kaç baskı yaptığı, renklendirilmesinin ne şekilde olduğu ( orijinal renk, döneminin rengi, eski renk, yeni renk veya renkli taşbaskı gibi ), gerçekçiliği, kondisyonu gibi kriterler ise değerlendirme yapılırken, teknikten sonra dikkate alınması gereken konulardır.


Teknik denilince, kullanılan malzemeye göre farklı uygulamalar söz konusudur ve bu malzeme aynı zamanda tekniğin ne şekilde adlandırılacağını belirler. Çünkü bir baskı sanatı olan gravürler, baskıda kullanılan malzemeye göre adlandırılırlar. Örneğin tahtabaskı, bakırbaskı, çelikbaskı veya taşbaskı gibi.


Teknik ayrıca bir gravürün tarihlendirilmesine ve değerlendirilmesine yardımcı olan özelliklerin de başında gelir. Ressam ya da sanatçının çizmiş olduğu resim ya da görüntü, gravür atölyelerine verilerek burada hakkâklar tarafından oyulurdu.


Gravür teknikleri ise yüksek baskı, çukur baskı ve düz baskı yöntemi olmak üzere üç ayrı grupta incelenir. Yüksek baskı tekniği bilinen en eski yöntem olup tahtaya/ahşaba uygulanır ve günümüzdeki lastik mühürlerde kullanılan uygulamaya benzemektedir : Hakkâk bir tahta parçasını, basılacak resmin siyah bölümlerini yüksekte, beyaz bölümlerini çukurda bırakacak şekilde oyarak kalıbını hazırlar. Kalıbın yüksek kısımlarına mürekkep sürülerek resim kağıda basılır. Tahtabaskının ayırt edici özelliği, çizgilerinin kalınlığı olup siyah çizgi ile beyaz boşluklardan oluşmasıdır.15 ve 16. Yüzyıllarda kullanılan, tahtabaskı ya da ahşapbaskı denilen bu teknikte, ahşap kalıbın çabuk yıpranması dolayısıyla baskı sayısı az ve baskı kalitesi yetersizdi. Bu nedenlerden dolayı başka yöntemler arandı.


Aynı zamanda en yaygın baskı tekniği olarak kullanılan çukur baskı yöntemi madenlere ve özellikle de bakıra uygulanmıştır. Görüntü, tahtabaskının tersine derin oyulmuş çizgilerden oluşur. Bakır levha üzerine tığ kalem denilen sivri uçlu bir aletle çizilen görüntünün üzerine mürekkep sürülür ve yüzey iyice temizlenir. Çukurlarda kalan mürekkep, bakır levhanın üzerine bir merdaneyle bastırılarak kağıda aktarılır. Tahtabaskıdan daha kaliteli ve ayrıntılı olan bakırbaskı zamanla yerini çelik ve çinkoya bırakmıştır. Ayırt edici özelliği, çizgilerin ince, gri tonları ve ayrıntıların çok olmasıdır.


Daha sonra uygulanan çinko ve çelikbaskılarda ise çizgiler, adeta birbirine kaynamışçasına incelmiş, ayrıntılar daha da fazlalaşmış ve en önemlisi de ışık-gölge oyunları ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılda uygulanmaya başlanan düz baskı yöntemi ise taşa uygulanması dolayısıyla taşbaskı, eğer baskıda renk kullanılmışsa renkli taşbaskı olarak adlandırılır. Kaliteli kireçtaşı üzerine doğrudan doğruya yapılan çizimlerdeki başarı ve kalite, diğerlerine oranla, oldukça yüksektir. Ayırt edici özelliği zemininin pütürlü olmasıdır. İnce çizgiler yerini ince pütürlere bırakmış, renk geçişleri ve tonlamalar büyük bir yumuşaklıkla çözülmüştür.


Kültürel geçmişimizle, yaşadığımız kentin gelişimi ve değişimi ile ilgili olarak bize görsel bir bilgi veren gravürler, sanatsal niteliklerinin yanında belgesel bir nitelik de taşırlar. Gravürde resmedilen bir kent görünümünün gerçeğe uygun olması, söz konusu gravürün değer tespitinde, yukarıda belirtilen kriterler yanında, ressamın o kenti görerek çizmesine bağlı olarak önem arz eder. Kısacası İstanbul'a gelmiş bir ressamın İstanbul gravürü, hayali bir İstanbul gravüründen daha değerlidir. Bunu tespit etmek ise gravürde resmedilen yerlerin/yapıların ayrıntılarına dikkatli bakmak ve yapının tarihsel geçmişini bilmek, ressamın yaşam öyküsüne bakmak, dönemin seyahatnamelerini incelemek, deyim yerindeyse biraz "kütüphane kurdu olmak" ve biraz da "dedektiflik yapmak" ile mümkün olmaktadır. Gravürde işlenen konunun kapsamı ve özgün olması, değer tespiti sırasında göz önünde bulundurulması gereken bir diğer kriterdir. Bir kent panoraması veya İstanbul'u konu alan gravürlerde, genel Boğaz görünümleri, Yeniköy, Tarabya, Bebek, Beşiktaş gibi "Boğaz köyleri" nin genel görünümleri ile imparatorluğun genel idare merkezi olan Sarayburnu ve Haliç görünümleri, aynı döneme ait bir tek sokağı betimleyen bir gravürden daha değerlidir. Aynı şekilde bir kenti günlük yaşam zenginliğiyle ( insanları, doğası, ticari yaşamı, hayvanları, ulaşım araçları gibi ) sosyal yaşam sahneleriyle ele alan gravürler, kentleri salt mimari yönden ele alan gravürlerden daha değerlidir. Bu konuda A.I. Melling ve J.B. Hilair'in, T. Allom ve W.H. Bartlett'in gravürlerini örnek olarak gösterilebilir.


Ayrıca yok olmuş anıtları, sokakları, doğal zenginlikleri ve giyim-kuşam dahil tüm gelenekleri betimleyen gravürler ile Bodrum, Gelibolu, Çanakkale, Ankara, İzmir, Trabzon, Antalya gibi Anadolu kentlerinin gravürleri de özel bir değer taşırlar.



İSTANBUL GRAVÜRLERİ VE RESSAMLARI

Şekerleme yapmak için mezarlıklar,
Gam dağıtmak için Galata Köprüsü,
Hayal kurmak için Boğaziçi,
Pazar günlerini geçirmek için Prens Adaları,
Anadolu'yu görmek için Bulgurlu [Çamlıca] Tepesi,
Haliç'i seyretmek için Galata Kulesi,
Her tarafı seyretmek için de Serasker [Beyazıd] Kulesi

Edmondo de Amicis (1874)

Geçmişinden gelen "imparatorluklar kenti" ünvanını 1453 yılındaki fethiyle birlikte devam ettiren ve Batılıların ilgisini her zaman çekmiş olan İstanbul, coğrafi olarak; eski ve dar anlamıyla, kentin Marmara ile Haliç arasında kalan ve surlarla çevrelenmiş bölümünü ifade etmektedir. İstanbul bu konumuyla; 15. yüzyıldan 20 . yüzyıl başlarına kadar geçen süreç içersinde, gelen bütün yabancıların ilgisini çekmiş ve hayranlığını kazanmıştır. Fetih ile birlikte Batı'nın komşusu durumuna geçen kent/İstanbul [ yani Doğu], Osmanlılar ile birlikte bu ilginin odak noktasını oluşturmuş, zamanla Batı ile oluşacak diplomatik ve kültürel ilişkiler çerçevesinde Batılı ressamların en çok betimledikleri Doğu kenti olacaktır.


Bizans dönemi İstanbul'unu / Constantinopolis gösteren görsel malzemenin bilinen en eski örnekleri; 1420/22 yılında Buondelmonti tarafından çizilmiş harita ile Hartmann-Schedel'in 1493 yılında Nüremberg'de yayınlanmış olan tahtabaskı İstanbul görünümleridir.


Osmanlı İstanbul'u üzerine bilgi veren ilk önemli görsel belgeler ise İstanbul'a 1533 yılında gelen Flaman kökenli Pieter Coecke van Aelst'in desenleridir. Doğu dokumacılığının tekniğini öğrenmek ve Kanuni Sultan Süleyman'a goblenler satmak için gelen Coecke'ün çizmiş olduğu desenler 1553'te eşi tarafından bastırılmış olup Atmeydanı'nda Sultan ve maiyeti, Türklerin yaşayışı, gelenekleri gibi birbirine bağlı yedi sahneden oluşan bir dizi oluşturmaktadır. Bu dizi gravürün bilinen tek eksiksiz nüshası Londra British Museum'dadır. Kanuni Sultan Süleyman devri (1520-1566) aynı zamanda İstanbul'un mimarisi, yaşantısı ile ilgili, yazılı ve görsel malzemenin de arttığı bir dönemdir. Batı ile siyasal, ticari ve kültürel ilişkilerin güçlenmesiyle birçok Avrupalı tüccar, gezgin ve diplomat heyeti Osmanlı topraklarına gelmiştir. Korku ve hayranlığın bir arada görüldüğü bu dönemlerde gelen gezginlerin anılarının yayınlandığı kitapların ve seyahatnamelerin bolca gravürlerle zenginleştirildiği görülmektedir. Bunların Osmanlı yaşantısını, halklarının giysilerini ve mimari ortamını belgeleyen resimlerle/gravürlerle zenginleştirilmiş olması, günümüze belgesel değeri yüksek bilgiler sunması açısından oldukça değerlidir ve bir o kadar da önemlidir.


İstanbul'a 1551 yılında Fransız elçisi d'Aramon'un maiyetinde gelen kraliyet coğrafyacısı ünvanlı Nicolas de Nicolay'ın seyahatnamesindeki gravürler ise, dönemin Osmanlı topraklarında yaşayanlar (yeniçeriler, acemi oğlanlar, dervişler, hamama giden kadınlar, saka, sokak kadını, Ermeni tüccarı, Edirneli Museviler, Rumlar vb.) açısından zengin bir görsellik sunmaktadır.


Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Avusturya kralının elçisi olan O.G. Busbecq'in maiyetinde gelen ve İstanbul'da 4.5 yıl kalan Danimarkalı Melchior Lorichs önemli ve ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Galata Kulesi'nden betimlediği, 11.5m. genişliğindeki ünlü panoramasından (1559) başka Kanuni'nin bir portresi ile boy resmini, halkın günlük yaşamını ve açılışında bizzat bulunduğu Süleymaniye Camisinin bir betimini çizmiştir.


17. yüzyılda yine pek çok gezgin gelmiş olmakla birlikte resimli seyahatnamelerin sayısı bir önceki yüzyıla göre daha azdır. Bu yüzyılda basılmış olan seyahatname ve kitaplar bakırbaskı tekniğinde yayınlanmıştır. G.J. Grelot'nun 1680'de yayınlanan seyahatnamesindeki İstanbul panoraması ile 1678-84 yılları arasında gelen Hollandalı gezgin C. Le Bruyn'ün 1698'de yayınlanan seyahatnamesindeki Sarayburnu-Galata-İstanbul panoramaları ve J.P. Tournefort'un seyahatnamesindeki Anadolu kentleri görünümleri, 17. yüzyıl Türkiye'si üzerine ilginç görsel belgelerdir.


Daha önceki yüzyıllarda Batıya fazla dikkatli bakmamış, kendi içine dönük olarak yaşamış olan Osmanlı toplumu 18. yüzyıl ile birlikte, Avrupa'ya bir başka gözle bakmaya ve izlemeye başlar. Bu etkenlerden ilki ve de en önemlisi, III. Selim döneminde Batılılaşma hareketlerinin bir program dahilinde resmen uygulanmaya başlaması ve 28 Mehmed Çelebi'nin Fransa ziyaretidir.


18. yüzyılda, Aydınlanma Çağı'nın Batı dünyasında yarattığı canlılık kendini gezi alanında gösterirken diplomatik heyetlerin, "Doğu" serüvenine çıkan gezginlerin ve ressamların adları bu yüzyıldan itibaren uzun listeler oluşturmaya başlar. Bunların başında, 1699'da Fransız elçisi De Ferriol ile gelen ve ölümüne dek, 38 yıl İstanbul'da yaşayan Hollandalı ressam J.B. Vanmour yer alır. Sonradan "Lale Devri" olarak adlandırılacak olan III. Ahmet döneminin şaşaasını ve çöküşünü sergileyen yağlıboya tabloları ile dönemin canlı bir "görgü tanığı"dır aynı zamanda. 1712 yılında Paris'te bakırbaskı olarak basılan kıyafet albümü, Lale devri'nin zengin desenli giysilerini ve Osmanlı topraklarında yaşayan halkların giyimini yansıtan önemli bir görsel belgedir.


18. yüzyılın bir diğer önemli diplomat-gezgin ve ressam ikilileri arasında, Fransız elçisi Kont Choiseul-Gouffier ile ressamlarından J.B. Hilair; İngiliz elçisi Sir Robert Ainslie ile ressamı Luigi Mayer sayılabilir. Aralarında ressamların, haritacıların bulunduğu kalabalık bir maiyetle İstanbul'a gelen Choiseul-Gouffier'in 1782-1822 yılları arasında Paris'te bakırbaskı olarak basılan üç ciltlik eserinin ikinci cildi iki cilt olup tamamı İstanbul ve özellikle Ege kıyılarındaki antik kent görünümlerini içermektedir.


19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun Batılılaşma ve reform hareketlerinin, artık kentin silüetinde kendini somut bir şekilde gösterdiği bir yüzyıldır : askeri okullar, devasa boyutlu kışlalar ve Boğaz'da kıyıya paralel yapılmış saray ve köşkler kent görünümde öne çıkarlar. Özellikle II. Mahmut'un yeniçeriliği kaldırıp düzenli ve eğitimli bir ordu kurması ve geleneksel kıyafetleri yasaklamasından sonra kentin "yerel rengi" de değişmeye başlar : sarık ve kavukların yerini fes, renk renk atlas ve ipeklilerin yerini gri, lacivert İngiliz kumaşları alır. İstanbul'u ziyaret eden ve oryantalizmin etkisiyle artık sayıları daha da artan Batılı ressamların büyük bir bölümü ise, romantizmin etkisiyle de olsa gerek, "güzelleştirilmiş" ürünler verirler. Bu yüzyılın ilk yarısında yayınlanmış olan albüm ve seyahatnameler bizi 19. yüzyılın İstanbulu'nda görsel bir gezintiye çıkarız adeta. III. Selim ve kardeşi Hatice Sultan'ın mimarı olarak ün yapan A.I. Melling'in, 1819 yılında Paris'te özel yapılmış büyük boy kağıda bakırbaskı olarak basılan albümü ile 1839 yılında çelikbaskı tekniğinde basılmış olan iki seyahatnameyi resimleyen Thomas Allom ile W.H. Bartlett'in gravürleri en önemli ve bilinen örneklerdir.


Aynı zamanda İstanbul'da yaşayıp bir de atölye sahibi olan Amadeo Preziosi ve J. Brindesi ile ünlü oryantalist J.F. Lewis'in taşbaskı olarak basılmış albümlerinde "pitoresk" bir anlayışla resmedilmiş bir İstanbul çıkar karşımıza. Figürleriyle Sir David Wilkie, Boğaz görünümleriyle Preault, E. Flandin ve J. Laurens, panoramalarıyla J. Schranz ve günlük yaşantı ayrıntılarıyla C. Rogier anılması gereken diğer sanatçılardır.


Kırım Savaşı, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı gibi siyasi haritayı değiştiren olaylarla birlikte fotoğrafın ortaya çıkması ve matbaanın yaygınlaşmasıyla birlikte gezginlerin yerlerini; Illustrated London News, L'Illustration, The Graphic gibi dergilerin savaş muhabir ressamları alırken gezgin ressamlar ve seyahatnameler dönemi de kapanmış olur.


17. Yüzyıl
1. Kuşbakışı İstanbul. J. Grelot, 1680, sonradan elle renklendirme
2. *Panoramalı haritaya örnek : Homann'ın İstanbul Haritası ve altında Merian'ın İstanbul panoraması (17. yüzyıl)

18. yüzyıl
3. Sipahi. J.B. Vanmour, , bakırbaskı, sonradan elle renklendirme
4. Tandır başında Türk kızı. J.B. Vanmour, bakırbaskı, sonradan elle renklendirme
5. Galata'dan Sarayburnu. J.B. Hilair, bakırbaskı

19. Yüzyıl
6. Esma Sultan Sarayı, Haliç (bugün yerinde Feshane binası vardır) T. Allom, çelikbaskı
7. Tarabya (köyü). W.H. Bartlett, çelikbaskı, sonradan elle renklendirme
8. Tepebaşı'ndan Kasımpaşa ve Haliç genel görünümü W.H. Bartlett, çelikbaskı, sonradan elle renklendirme
9. Kahve enteriyörü. T. Allom, çelikbaskı, sonradan elle renklendirme
10. Tophane Nusretiye Camii. T. Allom, çelikbaskı, sonradan elle renklendirme
11. Arzuhalci. Sir David Wilkie. çelikbaskı, sonradan elle renklendirme
12. Arnavut Sotiri ve Uşağı. Sir David Wilkie. sepya renk üzerine taşbaskı
13. Kahve Enteriörü. Sir David Wilkie. sepya renk üzerine taşbaskı
14. Dolmabahçe Sarayı. J. Schranz, renkli taşbaskı
15. Hayratiye ( ilk Galata) Köprüsü ve Süleymaniye Camii. E. Flandin, sepya renk üzerine taşbaskı
16. Kuşbakısı İstanbul. J. Mery, çelikbaskı
17. Büyükdere'de Baron Hubsch'un yalısı. Preault, akvatint baskı
18. Bebek ve Dalyanlar. Brindesi, renkli taşbaskı
19. Boğaz'da Saltanat Kayığı. Schranz, renkli taşbaskı
20. Eski Beşiktaş Sarayı. Melling, bakırbaskı
21. Defterdarburnu Hatice Sultan Sarayı. Melling, bakırbaskı
22. Tandır başında kadınlar. C. Rogier, taşbaskı, eski renk
23. Haremde saz çalan. C. Rogier, taşbaskı, eski renk
24. Silah Tüccarı. C. Rogier, taşbaskı, eski renk
25. Göksu'da kadınlar. A. Preziosi, renkli taşbaskı
26. Kahve enteriörü. A. Preziosi, renkli taşbaskı
27. Eminönü Yenicami. J.F. Lewis, taşbaskı, sonradan elle renklendirme (renksiz+renkli)
28. Cariye. . J.F. Lewis, taşbaskı, sonradan elle renklendirme (renksiz+renkli)
29. III. Ahmet Çeşmesi, Ayasofya Meydanı. . J.F. Lewis, taşbaskı, sonradan elle renklendirme
30. * Galata. Baron de Bussierre, taşbaskı, 19. yüzyıl
31. *Ayasofya enteriörü. G. Fossati, renkli taşbaskı, 19. yüzyıl
32. *Sarayburnu, Thrupp, taşbaskı, sonradan elle renklendirme, 19. yüzyıl
33. Sultan. J.C. Hobhouse, akvatint baskı, orijinal renkli
34. Topkapı Sarayı girişi ve III. Ahmet çeşmesi. J.C. Hobhouse, akvatint baskı, orijinal renkli

* işaretli olanların, metinde adı geçmemektedir.
Birbirine zımbalanmış ikili Lewis diaları ise renklendirmeye örnek olarak konulmuştur.



Faikpaşa Yokuşu, Fazilet Apartmanı, No:43
Çukurcuma- Beyoğlu/ İstanbul
Telefon: +90 212 251 16 72
info@galerialfa.com
tasarım & uygulama
Truva Bilişim Çözümleri
Truva Bilişim Çözümleri